
GERÇEK RÜYA
Kurduğum onca hayallerin birini bitirmiş ve üniversiteden iyi bir dereceyle mezun ol-muştum. O bitmez sanılan koskoca dört yıl göz açıp kapamaya geçivermişti, su gibi akarak. Daha dün ilkokul sonra da lise derken hayalim yolundaki son aşamayı da bitirmiştim. Benim için sadece üniversiteden mezun olmak değil aynı zamanda on altı yıllık serüven ve çocukluğumda bana ‘Ne olmak istiyorsun?’ dediklerinde verdiğim cevaba ulaşmış oluyordum. Arkadaşlarla-o dört yılda iç içe olduğum, derdimi, sıkıntımı paylaştığım, ara sıra bozulsak da birbirimize, yine de dost kaldığım, eşi bulunmaz can dostlarıyla-vedalaşmaya gelmişti sıra ve gözyaşları eşliğinde veda ettik o güzel arkadaşlık yıllarımıza, kim bilir belki de ileriki dönemlerde yine karşılaşacaktık, ama yine de eskisi gibi olmayacaktı.
İşte böylesine alıştığım çevremden ayrılıyordum geri dönmemek üzere, mezun oluşum elime verilen bir gül, çevremden ayrılışımsa o gülün dikeni olmuştu adeta…
Artık atamaları bekliyordum sabırsızlıkla, binlerce kişi arasından hak kazanmaya gelmişti sıra. On altı yılı bitirip üstüne sınav ve ondan sonra da atama işi bazen gerçekten bıktırıyordu insanı, aslında bu kadar zor olmamalı mıydı? Diye düşünüyorum ara sıra, ama işin içinden çıkılmıyordu bunları düşünecek olsak…
Zaman geçmiş ve hayalimdeki son aşama bitmek üzereydi. Bir taraftan nereye çıkacak diye kendime sorular sorarken, diğer taraftan bu mutlu günümün tadını çıkarıyordum sevinç ve merak içinde…
Ve görev yerim belli olmuştu: Ağrı-Doğubayazıt. Aslında ilk başta hiç içime sinmemişti,’ Ben ne yaparım oralarda?’ ’ Nasıl yaşarım?’ diyordum kendi kendime. Ama sonra duyduğum yaşanmış bazı hikâyeler ve ön yargımı yenmemle ‘Orası da bu vatanın toprağı değil mi? ‘Yıllar önce bizim atalarımız kanlarını dökmediler mi? ‘O topraklar için’ demeye başladım…
Öğretmenliğe başlama zamanım gelmişti. Önce memleketimden otobüsle Ağrı’ya, oradan Doğubayazıt’a, daha sonra da aslında sekiz-on kişilik ama yirmi kişiyle küçük bir minibüsle köye ulaşmıştık sonunda. Köyün muhtarı -grimsi pantolon, siyah manto ve yüzünü kaşlarına kadar kapatan şapkalı- o soğuk havada sıcak tavırlarla karşıladı beni, aynı zamanda üç-beş kişilik kalabalık. Doğrusu bu kadar ilgiyi beklemiyordum. Karşılama merasimi bittikten sonra muhtarla, kalacağım eve doğru yola koyulduk. Yolda giderken çok duygulanmıştım gördüklerim karşısında, neler yoktu ki; bir taraftan akşam yemeğini yapmaya hazırla-nan diğer taraftan çamaşırları yıkayan ev hanımları, tarlalarda çalışan evin erkekleri, o soğuk havada kırık pencereli evlerde yaşayan yoksul ama mutlu olmayı bilen insanları gördükçe. İki sokak ileride bir kahvehanenin önünden geçerken çok tuhaf bir görüntüyle karşılaşmıştım, adeta bir anlık hareket edememiştim, şaşırmıştım, bizim bildiğimiz kahvehaneler gibi işsizlerin veya yapacak iş bulamayanların oturup kumar oynadığı ya da sadece zaman geçsin diye gidenlerin aksine, o gördüğüm yer çok sessiz, saki sadece çay getirip götürenlerin sesinin çıktığı, diğerlerinin ya gazete ya da herhangi bir kitap okuduğu, onca iş arasında o azıcık dinlenme zamanını biraz bilgi edinmek, biraz kendilerini geliştirmek, en önemlisi de cahil kalmamak isteyenlerin oturduğu mekândı.
Muhtar:
-“Hocam buyurun bir çay ikram edelim!” dedi.
-“Olur.” Dedim, kafamdaki cevapsız sorularla. Boş bir masa bulup oturduk. Ama benim durguluğum devam ediyordu. Muhtar bu halimi sezmiş olacak ki:
-“Durgunluğunuzun sebebi nedir? “,”Neyi düşünüyorsunuz?”,” Yoksa bizim buraları mı gözünüz tutmadı?”dedi.
-“Hayır, hayır, fevkalade beğendim, ama benim bu durumda olmama neden olan başka bir şey”. Aslında tam olarak soramıyordum sorumu “Neden kitap okuyorlar?” desem kitap okumanın amacı belli, diye düşündüm içimden. Sonra:
-“Sizin buralarda kahvehaneler hep böyle midir?” dedim. Muhtar anlamış olacak ki başladı konuşamaya:
-“Bu halinizin nedenini tahmin edebiliyorum, buraya ilk geldiğiniz için şaşırıyorsu-nuz hiç beklemiyordunuz bu manzarayı. Neyse, bundan üç-dört sene evvel senin gibi bir hocamız vardı, nasıl bir nimetse bizi aydınlattı, köylü onu çok sevdi, hak ediyordu zaten bu sevgiyi. Onun sözünü dinler oldu herkes, okuma-yazma kursları açtı, okumanın, yazmanın gerekliliğini, cahilliği nasıl yeneceğimizi öğretti. Sonunda senin buraya geldiğin gibi o da batıya gitti, köylü gitmesini istemiyordu ama ne yapacaksın onunda kendi hayatı. Giderken köylünün sözünü aldı,”Kitap, gazete, dergi okumadan gününüzü bitirmeyin, siz bunları oku-dukça benim ruhum sizinledir.” Diye. İşte o gün bu gündür köylü onun sayesinde, kitap okumaya, cahillikten kurtulmaya başladı.”
Gerçekten çok etkilenmiştim, bizim oralarda kahvehaneye girseniz, ya at yarışı, ya kumar, ya da ne kadar gereksiz, işe yaramaz konu varsa o konuşulur, bir de üstüne bu boş şeyler için tartışıp kavga ederler, şüphesiz. Ama burası farklıydı, insanlar kumarı, yarışları değil hangi kitapta neler anlatılıyor, o gün ülkede neler olmuş, hangi hastalığın tedavisi neler, işte bunlar konuşuluyor.”İşte gerçek vatan böyle bir yer olması gerek” diyordum kendi kendime. Ben böyle düşüncelere kapılmışken ilk geldiğimde karşılamaya gelen köylülerden biri yanımıza geldi, selamlaştıktan sonra kendini tanıttı, adı Kemal’miş, babasından miras kalan iki katlı evde yaşayıp, alt katta da gelen öğretmen kalıyormuş, yani benim ev sahibim. Kemal:
-“Hocam yorgunsunuzdur bugünlük bizde kal yarın yerleştiririz eşyalarını?”
Ne kadar kabul etmesem de ikna etti beni. Hep beraber-muhtar ben ve yeni ev sahi-bim Kemal ağabey-yola koyulduk. Sonunda vardık ev; ahşap pencereli, eski ama bir o kadar da sağlam görünümlü, iki-üç odalıydı. Oturup köy hakkında konuşmaya başladık, bir yandan da yemekler hazırlanıyordu. Onlar hazırlıklarını yaparken Kemal ağabey beni odasını gezdirmeye götürdü. Daha buraya geleli iki saat olmadan ikinci şokumu yaşıyordum, masasında türlü türlü kitaplar hatta bir kısmını ben dahi okumadığım belki de birçoğumuzun eline almadığı okunmuş; romanlar, hikâyeler, gelişim kitapları…
Okumak… İşte bir millet böyle cahillikten, geri kalmışlıktan ve her türlü kötü şeylerden kurtarır. Saatlerce boş yere başında durduğumuz bilgisayar yerine, en azından yarım saat kitap okumaya ayırsak ne güzel olmaz mı? Boş zamanlarımızda televizyon izlemek yerine elimize herhangi bir okuyacağımız bir şey alsak çok mu şey kaybederiz? Kendimi tutamıyordum adeta bu cümleleri kurarken, biri bitmeden diğerine geçiyordum, kendimi kaybetmiştim.
Omuzlarıma dokunan bir el yavaşça değip çekiliyordu, “Kemal ağabey” dedim, karşımda duran öğretmene. Boşlukta gibiydim, kitabımın açık sayfası önümde duruyordu, öğretmen kitaba dalarak uyuyakaldığımı anlamış olacak ki, anlayışlı bir gülümsemeyle göz yumdu ve masasına doğru yürümeye başladı…
ERHAN ÇINAR