Daha önce Orhan Pamuk hakkındaki önyargılarımı bir yazıda belirtmiştim. Bu yargılarımı ıkmak için reklamı çok yapılan şu yeni kitabı masumiyet müzesi’ni almaya karar verdim. Diğer tüm kitapları gibi çok pahalı. 24 ytl ama ben 12 ye aldım. Orijinal sanıyordum ama sanırım değil.
Kitabın henüz başındayım, ilk bölümü bile bitirmedim ama ilk sayfadan itibaren orhan pamuk hakkındaki önyargılarımda yanılmadığımı gördüm. Bana göre çok ucuz bir dikkat çekme yöntemiyle başlıyor, bir seks sahnesi. Geçen bir yerlerde seks her zaman satar diye bir yazı okumuştum pazarlama ile ilgili. Sanırım orhan pamuk da pazarlama işine baya kafa yormuş ve başarılı da olmuş işin açığı. O yazıyı kanıtlar nitelikte bir giriş yapmış kitaba. Ve kitabın da çok iyi sattığını biliyoruz.
Pazarlamadan geçtin bay pamuk bakalım yazarlıktan geçebilecekmisin. İlk notum kesinlikle eksi. Dikkat çekmenin en ucuz yolu bir milletin gelenek görenek ve aile yapısına aykırı yazmaktır. Ve bu aynı zamanda en kolay yoldur. Bir romanda pornografik ve erotik ögeler kullanmakta bana göre ucuz bir yoldur. Bunu ahmet altan ve orhan pamuk iyi başarıyor. Zor olan insanın son derece karmaşık olan iç yapısını yansıtabilmektir. İnsan sadece seks içgüdüsü ile yaşamıyor binlerce değişik komplike duygukar barındırmakta yazarın görevi bunları tasvir etmektir.
Yoksa okurun kafasında porno resimler çizmek çok basit bir iştir, işi yazarlık olmayanlar bile kolaylıkla yapabilir. Okuduğum 14 sayfadan çıkardıklarım şimdilik bunlar. Okudukça yazmayı düşünüyorum, bu arda babalar ve oğullar yarım kaldı. Onu da mutlaka bitireceğim.
Güncelleme 1: Şu an kitabın 52. sayfasındayım. Ne cenabet bir sayı
Zaten kitabın kendisi de şu cenabet bir ilerleme gösteriyor. Ama orhan pamukta bir yumşama var gibi sanki. Daha önce okuduğum benim adım kırmızı kitabında kendi kültürü ve dinine karşı bir düşmalık bir aşağılama hissetmiştim. Bu kitapta bu aşağılama yok da yerine bir ilgisizlik bir uzak duruşluk sezilyor. Belki bu hikayenin konusunun dini bir tema üzerine kurulmuş olmasından kaynaklanıyordur kim bilir.
Pamuk olaya bir kurban bayramı tasviri ile giriyor ve hz. ibrahimin kısa hikayesini anlattıktan sonra şu sonuca varıyor: “Kurban çok sevdiğimiz bir şeyi çok sevdiğimiz birine karşılıksız şekilde vermektir.” Ve malesef bu cümleyi bir kaç kere tekrar ederek de kitabın ilerleyişi hakkında gereksiz bir ipucu vermiş oluyor. İlerde birinin birine en sevdiği şeyi vereceğini anlıyoruz. Aslında ilk kurbanı Füsun vermişti, bekaretini. Bunun yukardaki tasvire pek uymadığı bir gerçek. Çünkü bekaret günümüzde bir çok şey için feda edilebiliyor. Üstelik bunu Füsun gibi şırpıntı diyebileceğimiz bir karakter ve çok zengin bir erkek profiline uyarlarsak ne demek istediğim biraz daha anlaşılabilir. Bunu Füsunun daha ikinci görüşmesinde yapması ise ikinci bir şüphe konusu.
Neyse şimdi düşünüyorum bir insanın sevdiği için verebileceği en büyük kurban nedir? Cevap bana oldukça basit geldi, canı. Bu bir film izlerken bir sonraki sahneyi ya da sonunu tahmin etmek gibi birşey. Şu an 52. sayfadayım ve gereksiz bir tahminde bulunuyorum bu kitap ölümle bitecek. Hayırlısı, eylül deki gibi boku bokuna ölmeseler bari.
Güncelleme 2: Bugün kitaptan 50 sayfa daha okudum. Orhan bey ve kahramanımız kafayı kızlarımızın bekaretine takmış durumda. İnsanların özgürce seks yapabildiği, bekaretin önemli olmadığı bir Türkiye istiyorlar. SAygı duyuyorum ama bunu diyen insanların kendileriyle çeliştiğini nasıl göremediklerini merak ediyorum doğrusu.
Bundan bir kaç yıl önce bu konularda orhan pamukla aynı görüşleri savunan ateist bir arkadaşımız vardı. Ama sonunda kendisinin bile evlenmek için bakire bir kız istediğini acı bir şekilde itiraf etmişti. Ve aynı şekilde orhan pamukta kitapta sevgilisinin başkasıyla olma fikrinin onu çıldırttığını söylüyor. Ama allah aşkına herkesin herkesle s…ştiği bir ülkede bunun olmaması nasıl mümkün olabilir.
Ben takıntıları olan ve bunları açıklamaktan çekinmeyen bir insanım. Düşüncem budur, benim evlenecem kadın bakire olmalıdır. Ve bekaretin önemsiz olduğu bir ülkede bunun mümkün olmayacağını biliyorum. Ama şunu söyleyeyim aşk varsa bekaret gibi şeylerin önemi azalabilir bu konuda katı değilim. neyse sonnraki güncellemede görüşürüz.
Son Güncelleme:Neyse ki kitabı sonunda bitirmeyi başardım. Ve kabak tadı vermeden son eleştirileri yapmaya karar verdim.
İlk olarak kitabın başında yaptığım, sonunda saçma olduğuna inandığım, ölüm(ler) gerçekleşti. Bari Mehmet Raufun Eylül romanındaki gibi boku bokuna gitmese diye bir temenni de bulunmuştum. Orda kahramanımız sevgilisi için ölüme gidiyordu, dolayısıyla bir kurban söz konusuydu ki, Masumiyet müzesinin başlarında vurgu yapılan kurban tanımına daha çok uyuyordu.
Ama beklentilerim olmadı, hiç kimse birbiri için bir kurban vermedi. Yani karşılıksız birşey. Ölüm biri trafik kazasından diğeri kalp krizinden geldi. Ki birincisi bana göre bok yoluna gitti niyazi benzetmesine uygundu.
Neyse gelelim asıl meseleye: ortada bir aşk bir takıntı ya da adı herneyse var. Ama bu karşılıklı mı değil mi kiştabın sonunda bile anlayamıyoruz. Bence bu hikayenin samimiyetini bozuyor. Bu kitabın tamamında,600 sayfa, verilmek istenen aşk duygusu inanın dokuzuncu hariciye koğuşu ki en fazla 150 sayfadır, küçük bir kısmında verilebilmiştir. Burdan yazarlığın laf kalabalığı yapmak değil en az kelimeyle en çok duygunun anlatılması olduğunu çıkarıyorum ben.
Kitabı hiç mi sevmedim? Tabii ki sevdiğim yönleri elbette vardı. Neydi bunlar?
Öncelikle gerçek bir hikayeden yola çıkılmış, yani gerçek. Bundan da öte bazı olayları ve duyguları kendi hayatımda bizzat yaşadım diyebilrim. Zaten bir kitabı sevdiyseniz onda kendinizden birşeyler bulmuşsunuz demektir.
İkincisi, dönemin, eski olmadığı için günümüzün bazı gerçeklerini gözönüne serebilmiştir. Fakir biri olarak nişantaşındaki hayatı hep merak etmişimdir şahsen.
Kitabın bir bölümü; ayrılık ayları, çok iyi anlatılmış diyebilirim. Zaten duyguların yoğunlaştığı ve dolayısıyla kitaptaki en güzel yerler iki tane: biri ilk ayrılık aylarının anlatıldığı bölüm diğeri ise tam olarak son bölüm. Birincisinde ayrılık hasret ve aşkın hastalık yönleri ve tedavi süreci anlatılmış. İkincisinde de mutluluğun anamı üzerine bir kaç cümle var. Daha doğrusu ben çıkarım yaptım ve bu tanıma aynen katılıyorum.
Bu tanım nedir peki? Mutluluğu hep pozitif bişe olarak kurgularız ve gerçekte de pozitiftir aslında. Ama olayın pozitifliği grçek zamanda değilde geçmiş olduğunda anlaşılır. Aşk esnasında çekilen acılar o an dayanılmaz birşey gibi gelebilir ancak zaman geçtiğinde o acıların anısal bir mutluluğa dönüştüğünü hissedebiliriz.
Bunu yeni öğrendiğim matematiksel bir kavram ile açıklamak gerekirse, önünde eksi gördüğünüz herey eksi değildir. Örneğin:
0>x ise |x|= -x deriz ancak buradaki -x sonuçta pozitif bir sayıdır.
Matematikten anlamayanlar için ki ben de anlamam zor bir örnek oldu.
Sonuç olarak herşeye rağmen kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü kitap okumayı her zamn tavsiye ederim