Eki 192008
 

Daha önce Orhan Pamuk hakkındaki önyargılarımı bir yazıda belirtmiştim. Bu yargılarımı ıkmak için reklamı çok yapılan şu yeni kitabı masumiyet müzesi’ni almaya karar verdim. Diğer tüm kitapları gibi çok pahalı. 24 ytl ama ben 12 ye aldım. Orijinal sanıyordum ama sanırım değil.

Kitabın henüz başındayım, ilk bölümü bile bitirmedim ama ilk sayfadan itibaren orhan pamuk hakkındaki önyargılarımda yanılmadığımı gördüm. Bana göre çok ucuz bir dikkat çekme yöntemiyle başlıyor, bir seks sahnesi. Geçen bir yerlerde seks her zaman satar diye bir yazı okumuştum pazarlama ile ilgili. Sanırım orhan pamuk da pazarlama işine baya kafa yormuş ve başarılı da olmuş işin açığı. O yazıyı kanıtlar nitelikte bir giriş yapmış kitaba. Ve kitabın da çok iyi sattığını biliyoruz.

Pazarlamadan geçtin bay pamuk bakalım yazarlıktan geçebilecekmisin. İlk notum kesinlikle eksi. Dikkat çekmenin en ucuz yolu bir milletin gelenek görenek ve aile yapısına aykırı yazmaktır. Ve bu aynı zamanda en kolay yoldur. Bir romanda pornografik ve erotik ögeler kullanmakta bana göre ucuz bir yoldur. Bunu ahmet altan ve orhan pamuk iyi başarıyor. Zor olan insanın son derece karmaşık olan iç yapısını yansıtabilmektir. İnsan sadece seks içgüdüsü ile yaşamıyor binlerce değişik komplike duygukar barındırmakta yazarın görevi bunları tasvir etmektir.

Yoksa okurun kafasında porno resimler çizmek çok basit bir iştir, işi yazarlık olmayanlar bile kolaylıkla yapabilir. Okuduğum 14 sayfadan çıkardıklarım şimdilik bunlar. Okudukça yazmayı düşünüyorum, bu arda babalar ve oğullar yarım kaldı. Onu da mutlaka bitireceğim.

Güncelleme 1: Şu an kitabın 52. sayfasındayım. Ne cenabet bir sayı :D Zaten kitabın kendisi de şu cenabet bir ilerleme gösteriyor. Ama orhan pamukta bir yumşama var gibi sanki. Daha önce okuduğum benim adım kırmızı kitabında kendi kültürü ve dinine karşı bir düşmalık bir aşağılama hissetmiştim. Bu kitapta bu aşağılama yok da yerine bir ilgisizlik bir uzak duruşluk sezilyor. Belki bu hikayenin konusunun dini bir tema üzerine kurulmuş olmasından kaynaklanıyordur kim bilir.

Pamuk olaya bir kurban bayramı tasviri ile giriyor ve hz. ibrahimin kısa hikayesini anlattıktan sonra şu sonuca varıyor: “Kurban çok sevdiğimiz bir şeyi çok sevdiğimiz birine karşılıksız şekilde vermektir.” Ve malesef bu cümleyi bir kaç kere tekrar ederek de kitabın ilerleyişi hakkında gereksiz bir ipucu vermiş oluyor. İlerde birinin birine en sevdiği şeyi vereceğini anlıyoruz. Aslında ilk kurbanı Füsun vermişti, bekaretini. Bunun yukardaki tasvire pek uymadığı bir gerçek. Çünkü bekaret günümüzde bir çok şey için feda edilebiliyor. Üstelik bunu Füsun gibi şırpıntı diyebileceğimiz bir karakter ve çok zengin bir erkek profiline uyarlarsak ne demek istediğim biraz daha anlaşılabilir. Bunu Füsunun daha ikinci görüşmesinde yapması ise ikinci bir şüphe konusu.

Neyse şimdi düşünüyorum bir insanın sevdiği için verebileceği en büyük kurban nedir? Cevap bana oldukça basit geldi, canı. Bu bir film izlerken bir sonraki sahneyi ya da sonunu tahmin etmek gibi birşey. Şu an 52. sayfadayım ve gereksiz bir tahminde bulunuyorum bu kitap ölümle bitecek. Hayırlısı, eylül deki gibi boku bokuna ölmeseler bari.

Güncelleme 2: Bugün kitaptan 50 sayfa daha okudum. Orhan bey ve kahramanımız kafayı kızlarımızın bekaretine takmış durumda. İnsanların özgürce seks yapabildiği, bekaretin önemli olmadığı bir Türkiye istiyorlar. SAygı duyuyorum ama bunu diyen insanların kendileriyle çeliştiğini nasıl göremediklerini merak ediyorum doğrusu.

Bundan bir kaç yıl önce bu konularda orhan pamukla aynı görüşleri savunan ateist bir arkadaşımız vardı. Ama sonunda kendisinin bile evlenmek için bakire bir kız istediğini acı bir şekilde itiraf etmişti. Ve aynı şekilde orhan pamukta kitapta sevgilisinin başkasıyla olma fikrinin onu çıldırttığını söylüyor. Ama allah aşkına herkesin herkesle s…ştiği bir ülkede bunun olmaması nasıl mümkün olabilir.

Ben takıntıları olan ve bunları açıklamaktan çekinmeyen bir insanım. Düşüncem budur, benim evlenecem kadın bakire olmalıdır. Ve bekaretin önemsiz olduğu bir ülkede bunun mümkün olmayacağını biliyorum. Ama şunu söyleyeyim aşk varsa bekaret gibi şeylerin önemi azalabilir bu konuda katı değilim. neyse sonnraki güncellemede görüşürüz.

Son Güncelleme:Neyse ki kitabı sonunda bitirmeyi başardım. Ve kabak tadı vermeden son eleştirileri yapmaya karar verdim.

İlk olarak kitabın başında yaptığım, sonunda saçma olduğuna inandığım, ölüm(ler) gerçekleşti. Bari Mehmet Raufun Eylül romanındaki gibi boku bokuna gitmese diye bir temenni de bulunmuştum. Orda kahramanımız sevgilisi için ölüme gidiyordu, dolayısıyla bir kurban söz konusuydu ki, Masumiyet müzesinin başlarında vurgu yapılan kurban tanımına daha çok uyuyordu.

Ama beklentilerim olmadı, hiç kimse birbiri için bir kurban vermedi. Yani karşılıksız birşey. Ölüm biri trafik kazasından diğeri kalp krizinden geldi. Ki birincisi bana göre bok yoluna gitti niyazi benzetmesine uygundu.

Neyse gelelim asıl meseleye: ortada bir aşk bir takıntı ya da adı herneyse var. Ama bu karşılıklı mı değil mi kiştabın sonunda bile anlayamıyoruz. Bence bu hikayenin samimiyetini bozuyor. Bu kitabın tamamında,600 sayfa, verilmek istenen aşk duygusu inanın dokuzuncu hariciye koğuşu ki en fazla 150 sayfadır, küçük bir kısmında verilebilmiştir. Burdan yazarlığın laf kalabalığı yapmak değil en az kelimeyle en çok duygunun anlatılması olduğunu çıkarıyorum ben.

Kitabı hiç mi sevmedim? Tabii ki sevdiğim yönleri elbette vardı. Neydi bunlar?

Öncelikle gerçek bir hikayeden yola çıkılmış, yani gerçek. Bundan da öte bazı olayları ve duyguları kendi hayatımda bizzat yaşadım diyebilrim. Zaten bir kitabı sevdiyseniz onda kendinizden birşeyler bulmuşsunuz demektir.

İkincisi, dönemin, eski olmadığı için günümüzün bazı gerçeklerini gözönüne serebilmiştir. Fakir biri olarak nişantaşındaki hayatı hep merak etmişimdir şahsen.

Kitabın bir bölümü; ayrılık ayları, çok iyi anlatılmış diyebilirim. Zaten duyguların yoğunlaştığı ve dolayısıyla kitaptaki en güzel yerler iki tane: biri ilk ayrılık aylarının anlatıldığı bölüm diğeri ise tam olarak son bölüm. Birincisinde ayrılık hasret ve aşkın hastalık yönleri ve tedavi süreci anlatılmış. İkincisinde de mutluluğun anamı üzerine bir kaç cümle var. Daha doğrusu ben çıkarım yaptım ve bu tanıma aynen katılıyorum.

Bu tanım nedir peki? Mutluluğu hep pozitif bişe olarak kurgularız ve gerçekte de pozitiftir aslında. Ama olayın pozitifliği grçek zamanda değilde geçmiş olduğunda anlaşılır. Aşk esnasında çekilen acılar o an dayanılmaz birşey gibi gelebilir ancak zaman geçtiğinde o acıların anısal bir mutluluğa dönüştüğünü hissedebiliriz.

Bunu yeni öğrendiğim matematiksel bir kavram ile açıklamak gerekirse, önünde eksi gördüğünüz herey eksi değildir. Örneğin:

0>x ise |x|= -x deriz ancak buradaki -x sonuçta pozitif bir sayıdır.

Matematikten anlamayanlar için ki ben de anlamam zor bir örnek oldu.

Sonuç olarak herşeye rağmen kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü kitap okumayı her zamn tavsiye ederim :D

Eyl 282008
 

Bu kitabı tam olarak ortaokuldayken ve ingilizcesini okumuştum. Aradan 8 sene geçmesine rağmen kitap günlüğüne yazmak istediğim kitapların en başında yerini alıyor. Elbette sebebleri vardır ama benim için ilk sebebi saflığı, masumiyeti ( orhan pamukun masumiyeti değil tabii, o hiç bir zaman masum olamaz) ve nankörüğü çok iyi anlatması.

Kitabın konusu hapishane ve burada yaşayan ahmed adında saf bir adam. Bir gün annesinden bir miktar para gönderilir. Ve bu para ile en yakın yalakasının ısrarı ile kumar oynar ve kazanır. Koğuşun hatta hapishanenin en zenginlerinden biri olur. Ve insanlar duygularını, gerçek kişiliklrini burada ortaya çıkarmaya başlarlar. İşte kitapta öne çıkan duygular:

Masumiyet: Ahmetin hiç öyle zenginlik gibi hayalleri yoktur. Tek bir isteği vardır o da bir sevgilisinin olması. Güzel ya da alımlı olması önemli değildir onun için. Sadece yanında duracak dizinde uyuyabilceği bir sevgili. Bu yüzden kazandığı tüm parayı koğuşun iyiliği için harcar.

Yalakalık: Ahmedin parası yokken kimse onun yüzüne bile bakmaz. Ama elinde para olduğunu duyan üçkağıtçı ve yalakalar etrafını sarar. Olmadık şişler çevirirler. Hatta bir tanesi ona aradığı sevgiliyi bulduğunu söyler ve üzerine olmadık oyunlar oynar.

Nankörlük: Kumar bu verdiği parayı mutlaka geri alır ve birgün ahedin parası biter. Bir vakit etrafında fır döönen yalakalar birer birer terkederler onu. İyileştirdiği şartlarını yaşanabilir bir yer yaptığı koğuşu eski haline döner.

Ve çok daha fazlası. Kitabı okuyalı çok uzun zaman olduğu için aklımda kalmayan bir çok ayrıntı olmalı. Ama bu kitabı okunulması gerekenlerin en başına koyuyorum.

Eyl 252008
 

Orhan Pamuk günümüzün en çok tartışılan yazarlarından biri. Önce aldığı nobel edebiyat ödülü ile  şimdi ise yazdığı roman ve açtığı masumiyet müzesi dye bir proje ile. Takdir ediyorum. Ama peşin söyleyeyim kendisini pek sevmem. Nedenini yazıyı okuyunca anlayacaksınız.

Kendisinin tarih konularında engin bir bilgisi olduğu muhakkak ama aynı zamanda bu bilgiyi kötüye kullanma konusunda da oldukça yetenekli. Şöyle ki onun kitaplarını okuyan sıradan bir vatanseverin kitabı okuduktan sonra kendi milletinden nefret etmesi çok normal. Kitaplarında bu derece ümitsiz olayları anlatmakta. Gerçeklik payının olması ihtimal dahilinde ama onun yanlışı istisnaları milletin genel çzelliği gibi anlatması. Benim Adım Kırmızı romanı bu türün benim okuduğum ilk örneğidir.

Benim adım kırmızı gerçekten özgün ve akıcı özellikleri olan okunası bir kitaptır. Ve okuduğum ilk tarihi ve polisiye romanıdır. Ben şahsen polisiye kitaplarını pek sevmem, bu türün en önemli temsilcisi Agatha Cristie yi bile semem. Ama bu kitap poliiye olmasının yanında sanatsal edebi ve dini ögeler de taşımakta bu yüzden gerçekten okumya değer.

Sevmediğim yönleri neler mi? Sanki bir Türk düşmanı tarafından yazılmış gibi. Bahsi geçen olay osmanlının en parlak dönemlerinde geçiyor. Resim sanatının osmanlıdaki durumu. Malum dinimiz gereği resim sanatına biraz uzak kalmışız. Orhan Pamuk da bunu eleştiriyor Benim adım kırmızı kitabın da. Buraya kadar normal. Anormal olan şey, kitaptaki tüm karakterlerin ya oğlan ya da oğlancı olması.

Bu yönüyle gerçekten iğrenç bir kitap. Dini İslam olan bir toplum düşünün ki üyelerinin ttamamı ya gay olsun ya da gay seven. Bu durum kadınların aşağılanıp cinsel ilişki için bile kullanılmadığı felsefi yunan toplumunda bile görülmemiş bir durumdur.

Zaten Orhan Pamuğum türk milletine karşı olan tutumunu sözde ermeni katliamı savunmasıyla gördük. Keşke tarih konusunda yaptığı araştırmaları ve bilgileri kitaplarında kendi isteği doğrusunda ya da her kim istiyorsa, saptırmasa. Kendisi hakkında bir araştırma yapmadım. Ama okuduğum tek kitabından çıkardıklarım bunlar.