Ara 152008
 

Ne demişti alyazmalım,
Sevgi iyilikti, dostluktu emekti.
İyiydim, hoştum, emek de verdim.
Ama sanma ki ben seni yüzde yüz sevdim.
Benim sana olan aşkım bir sırdı,
İçindeki sevgi üçte birdi.

Üçte biri saplantı,
İlk kötülüğü yaptığında başladı,
İntikam gibiydi, çabuk söndü,
Her yumrukta kendimi dövdüm,
Attığım her kurşun geri döndü.

Alışkanlıktı üçte biri,
Her gittiğinde o gelirdi.
Yanında acıların piri; hasret
Yokluğun aydınlatırdı yalnızlığımı,
Her gidişinde o sesi söylerdi hayaletin; sabret.

Üçte bir sevgi, Üçte bir alışkanlık ve saplantı,
İşte bu yekünde aşkım,
Sevgim üçtebir olsa da,
Mutluluk için
Yüzdeyüz sana muhtacım.

Not: Alyazmalım, Rahmetli Cengiz Aytmatov’un yazdığı Selvi Boylum Alyazmalım daki kadın karakterdir.
Ara 022008
 

Seni çoktan attım da kafamdan,
Bu kalbe söz geçmiyor,
Bana verdiğin ümit,
Bir masum kuş gibi kalbimde.
Kapıyı açıyorum, uçmuyor
Kovalıyorum kaçmıyor.

Sıra sende, kır boynunu ümidimin,
Kanımı akıtmadan,
Öldür gitsin bir hamlede
Canımı acıtmadan.

Mutluluğu ararken,
Ümit çoğu zaman araçtır
Biliyorum, ama bazen
Ümitsizlik en iyi ilaçtır.
Ayrılıktan kaçarken.

Kas 272008
 

Geçenlerde Mustafa adlı belgeseli izlemeye gittiğimizi anlatmıştım. Belgeselde Atatükün yüzlerce resmi ve videosu vardı ve bu resimlerin içinde sadece birkaçında gülüyordu. O da 42 yaşlarındayken Latife hanımla nişanlanmış ve onla birlikteyken geçirdiği dakikalardaydı.

Yanımdaki arkadaş bu sahneyi görünce kahkayı bastı. Çünkü Atatürkü o halde gülerken hiç görmemişti ve bu ona tuhaf gelmişti. Ve sonra Atatürkün Latife Hanımdan boşanmasının ardından söylediği şu sözler kadınlar hakkında düşünülenleri pekiştiriyordu: “Koskoca bir orduyu, milleti yönettim, bir kadını idare edemedim.”

Artık şu yargıdan eminim; bir erkeği sadece bir kadın güldürebilir ve sadece bir kadın gerçekten ağlatabilir.

Eki 192008
 

Daha önce Orhan Pamuk hakkındaki önyargılarımı bir yazıda belirtmiştim. Bu yargılarımı ıkmak için reklamı çok yapılan şu yeni kitabı masumiyet müzesi’ni almaya karar verdim. Diğer tüm kitapları gibi çok pahalı. 24 ytl ama ben 12 ye aldım. Orijinal sanıyordum ama sanırım değil.

Kitabın henüz başındayım, ilk bölümü bile bitirmedim ama ilk sayfadan itibaren orhan pamuk hakkındaki önyargılarımda yanılmadığımı gördüm. Bana göre çok ucuz bir dikkat çekme yöntemiyle başlıyor, bir seks sahnesi. Geçen bir yerlerde seks her zaman satar diye bir yazı okumuştum pazarlama ile ilgili. Sanırım orhan pamuk da pazarlama işine baya kafa yormuş ve başarılı da olmuş işin açığı. O yazıyı kanıtlar nitelikte bir giriş yapmış kitaba. Ve kitabın da çok iyi sattığını biliyoruz.

Pazarlamadan geçtin bay pamuk bakalım yazarlıktan geçebilecekmisin. İlk notum kesinlikle eksi. Dikkat çekmenin en ucuz yolu bir milletin gelenek görenek ve aile yapısına aykırı yazmaktır. Ve bu aynı zamanda en kolay yoldur. Bir romanda pornografik ve erotik ögeler kullanmakta bana göre ucuz bir yoldur. Bunu ahmet altan ve orhan pamuk iyi başarıyor. Zor olan insanın son derece karmaşık olan iç yapısını yansıtabilmektir. İnsan sadece seks içgüdüsü ile yaşamıyor binlerce değişik komplike duygukar barındırmakta yazarın görevi bunları tasvir etmektir.

Yoksa okurun kafasında porno resimler çizmek çok basit bir iştir, işi yazarlık olmayanlar bile kolaylıkla yapabilir. Okuduğum 14 sayfadan çıkardıklarım şimdilik bunlar. Okudukça yazmayı düşünüyorum, bu arda babalar ve oğullar yarım kaldı. Onu da mutlaka bitireceğim.

Güncelleme 1: Şu an kitabın 52. sayfasındayım. Ne cenabet bir sayı :D Zaten kitabın kendisi de şu cenabet bir ilerleme gösteriyor. Ama orhan pamukta bir yumşama var gibi sanki. Daha önce okuduğum benim adım kırmızı kitabında kendi kültürü ve dinine karşı bir düşmalık bir aşağılama hissetmiştim. Bu kitapta bu aşağılama yok da yerine bir ilgisizlik bir uzak duruşluk sezilyor. Belki bu hikayenin konusunun dini bir tema üzerine kurulmuş olmasından kaynaklanıyordur kim bilir.

Pamuk olaya bir kurban bayramı tasviri ile giriyor ve hz. ibrahimin kısa hikayesini anlattıktan sonra şu sonuca varıyor: “Kurban çok sevdiğimiz bir şeyi çok sevdiğimiz birine karşılıksız şekilde vermektir.” Ve malesef bu cümleyi bir kaç kere tekrar ederek de kitabın ilerleyişi hakkında gereksiz bir ipucu vermiş oluyor. İlerde birinin birine en sevdiği şeyi vereceğini anlıyoruz. Aslında ilk kurbanı Füsun vermişti, bekaretini. Bunun yukardaki tasvire pek uymadığı bir gerçek. Çünkü bekaret günümüzde bir çok şey için feda edilebiliyor. Üstelik bunu Füsun gibi şırpıntı diyebileceğimiz bir karakter ve çok zengin bir erkek profiline uyarlarsak ne demek istediğim biraz daha anlaşılabilir. Bunu Füsunun daha ikinci görüşmesinde yapması ise ikinci bir şüphe konusu.

Neyse şimdi düşünüyorum bir insanın sevdiği için verebileceği en büyük kurban nedir? Cevap bana oldukça basit geldi, canı. Bu bir film izlerken bir sonraki sahneyi ya da sonunu tahmin etmek gibi birşey. Şu an 52. sayfadayım ve gereksiz bir tahminde bulunuyorum bu kitap ölümle bitecek. Hayırlısı, eylül deki gibi boku bokuna ölmeseler bari.

Güncelleme 2: Bugün kitaptan 50 sayfa daha okudum. Orhan bey ve kahramanımız kafayı kızlarımızın bekaretine takmış durumda. İnsanların özgürce seks yapabildiği, bekaretin önemli olmadığı bir Türkiye istiyorlar. SAygı duyuyorum ama bunu diyen insanların kendileriyle çeliştiğini nasıl göremediklerini merak ediyorum doğrusu.

Bundan bir kaç yıl önce bu konularda orhan pamukla aynı görüşleri savunan ateist bir arkadaşımız vardı. Ama sonunda kendisinin bile evlenmek için bakire bir kız istediğini acı bir şekilde itiraf etmişti. Ve aynı şekilde orhan pamukta kitapta sevgilisinin başkasıyla olma fikrinin onu çıldırttığını söylüyor. Ama allah aşkına herkesin herkesle s…ştiği bir ülkede bunun olmaması nasıl mümkün olabilir.

Ben takıntıları olan ve bunları açıklamaktan çekinmeyen bir insanım. Düşüncem budur, benim evlenecem kadın bakire olmalıdır. Ve bekaretin önemsiz olduğu bir ülkede bunun mümkün olmayacağını biliyorum. Ama şunu söyleyeyim aşk varsa bekaret gibi şeylerin önemi azalabilir bu konuda katı değilim. neyse sonnraki güncellemede görüşürüz.

Son Güncelleme:Neyse ki kitabı sonunda bitirmeyi başardım. Ve kabak tadı vermeden son eleştirileri yapmaya karar verdim.

İlk olarak kitabın başında yaptığım, sonunda saçma olduğuna inandığım, ölüm(ler) gerçekleşti. Bari Mehmet Raufun Eylül romanındaki gibi boku bokuna gitmese diye bir temenni de bulunmuştum. Orda kahramanımız sevgilisi için ölüme gidiyordu, dolayısıyla bir kurban söz konusuydu ki, Masumiyet müzesinin başlarında vurgu yapılan kurban tanımına daha çok uyuyordu.

Ama beklentilerim olmadı, hiç kimse birbiri için bir kurban vermedi. Yani karşılıksız birşey. Ölüm biri trafik kazasından diğeri kalp krizinden geldi. Ki birincisi bana göre bok yoluna gitti niyazi benzetmesine uygundu.

Neyse gelelim asıl meseleye: ortada bir aşk bir takıntı ya da adı herneyse var. Ama bu karşılıklı mı değil mi kiştabın sonunda bile anlayamıyoruz. Bence bu hikayenin samimiyetini bozuyor. Bu kitabın tamamında,600 sayfa, verilmek istenen aşk duygusu inanın dokuzuncu hariciye koğuşu ki en fazla 150 sayfadır, küçük bir kısmında verilebilmiştir. Burdan yazarlığın laf kalabalığı yapmak değil en az kelimeyle en çok duygunun anlatılması olduğunu çıkarıyorum ben.

Kitabı hiç mi sevmedim? Tabii ki sevdiğim yönleri elbette vardı. Neydi bunlar?

Öncelikle gerçek bir hikayeden yola çıkılmış, yani gerçek. Bundan da öte bazı olayları ve duyguları kendi hayatımda bizzat yaşadım diyebilrim. Zaten bir kitabı sevdiyseniz onda kendinizden birşeyler bulmuşsunuz demektir.

İkincisi, dönemin, eski olmadığı için günümüzün bazı gerçeklerini gözönüne serebilmiştir. Fakir biri olarak nişantaşındaki hayatı hep merak etmişimdir şahsen.

Kitabın bir bölümü; ayrılık ayları, çok iyi anlatılmış diyebilirim. Zaten duyguların yoğunlaştığı ve dolayısıyla kitaptaki en güzel yerler iki tane: biri ilk ayrılık aylarının anlatıldığı bölüm diğeri ise tam olarak son bölüm. Birincisinde ayrılık hasret ve aşkın hastalık yönleri ve tedavi süreci anlatılmış. İkincisinde de mutluluğun anamı üzerine bir kaç cümle var. Daha doğrusu ben çıkarım yaptım ve bu tanıma aynen katılıyorum.

Bu tanım nedir peki? Mutluluğu hep pozitif bişe olarak kurgularız ve gerçekte de pozitiftir aslında. Ama olayın pozitifliği grçek zamanda değilde geçmiş olduğunda anlaşılır. Aşk esnasında çekilen acılar o an dayanılmaz birşey gibi gelebilir ancak zaman geçtiğinde o acıların anısal bir mutluluğa dönüştüğünü hissedebiliriz.

Bunu yeni öğrendiğim matematiksel bir kavram ile açıklamak gerekirse, önünde eksi gördüğünüz herey eksi değildir. Örneğin:

0>x ise |x|= -x deriz ancak buradaki -x sonuçta pozitif bir sayıdır.

Matematikten anlamayanlar için ki ben de anlamam zor bir örnek oldu.

Sonuç olarak herşeye rağmen kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü kitap okumayı her zamn tavsiye ederim :D

Tem 062008
 

Bi ara mutluluku uzerine bir dizi yazi yazmaya karar vermistim. Amacim mahsun kirmizigulun ic karartici beyaz melek filmine karsi insan uzerinde olumlu duygular birakacak bir senaryo hazirlamak, firsat olursa da ilerde bu senaryoyu filme donusturmekti. Soyle bir cumle kurmusun yazida;

Ve kesinlikle film bittikten sonra insanları mutlu edecek içinde sıcak bir duygu uyandıracak bir film yapardım diye düşündüm

Google sayesinde kendi yazimi tekrar okuyabildim ve bu cumleden mutluluk uzerine ilk anlamimi cikardim. Bu benim mutluluk anlaminda ild ilerlemem oldu. `Mutluluk olumlu birseydir.`

Bu ne sacma fikir demeyin; biz yillarca polyanna kitaplari okuduk ve en olumsuz seylerin bile olumlu yanlari gormek icin zorlandik. O donemlerde yapacaklari pek birsey yoktu cunku olumlu bise yoktu, Bu yuzden hep olumsuzluklarla mutlu olmaya calistik. Ama iste benim yakaladigim ilk noktayi gozden kacirmis olduk; `Mutluluk olumlu birseydir.`

Kesfettigim ikinci sey ise mutlulugun beyinde baslayip beyinde bittigi. Bunu hafifde aciklamislar;

Artık hepimiz karanlıkta mumlar yakıp, yollara düştük mutluluğu aramaya.Kimimiz aşkta, kimimiz kariyerde, kimimiz tatilde…Kimimiz yogada, kimimiz meditasyonda, kimimiz NLP’de(ben de dahil) arıyoruz mutluluğu.Oysa bütün dalavere beynimizin içinde aslında.Kendi kendimizi mutsuz ediyoruz.Sonra da işin içinden çıkamıyoruz.Ruhumuzun kapılarını ”an’ ı yaşama” duygusuna kapatmışız da, bir de tutup mutluluğu aramaya kalkmışız sokak sokak…Gerekli ve gereksiz herşeyi beynimizin içinde yetiştirip; bazen boşu boşuna yer eksiltmişiz hafızamızdan…Ve hatta duyarlı olmamız gereken birçok olayı boşverip, küçük heveslere kaptırmışız kendimizi ve amaçsızca sürükleniyoruz…

Bu nokta gercektende onemli; mutluluk beyinde baslar beyinde biter. Kendimizi sadece ve sadece biz mutlu edebilir ya da biz mutsuz edebiliriz. Yine hafif de soyle bir cumle var;

Birine sinirlendiğimiz zaman ”benim asabımı bozma!” deriz.Oysa yaşanan ne olursa olsun,insan kendi asabını kendi bozar…

Oylseyse mutlu olmak ve olmamak bizim elimizde. Mutlulugu kontrol edebiliriz. Su an bunun arastirmasi uzerindeyim. Cozdugum zaman buraya yazarim. Siz bu arada mutlulugun direk ilgisi oldugunu dusundugum depresyon yazisina bir goz atin.

Şub 102008
 

Uzun, engelli yollarımız vardı,
Sonunda hayaller barındıran, aşamadık.
Sımsıcak gülüşlerimiz vardı
Hayallerimizi gerçek sandıran, yaşamadık!

Dikenli yollara verdik kendimizi,
Ayaklarımız incindi koşamadık,
Yorgunluk sardı benliğimizi,
Rüyalarımızı unuttuk, coşamadık.

Ateşimiz vardı,
Karanlığı yaracak, yakamadık.
Güneşimiz vardı, bakamadık.
Sevgilimiz vardı görmedik,
Eşimiz dostumuz… Sormadık!
Olmayan bir şeyleri,
Olmayan bir yerlerde aradık.
Mutluluğu uzaklarda sandık!

Oca 052008
 

Böyle bir soru görmek sizin için nasıl bir duygu bilmiyorum ama umut iyi midir yoksa kötü müdür gibi bir anlam yaratabilir beyniniz de? Adım ümit ve geleneksel olarak da kültürümüz bize hep ümidin iyi bir şey olduğunu öğretti. Ama maalesef bu konu da adımla çelişmek zorundayım. Çünkü bence ümit iyi birşey değil ve asla mutluluk vermez.

Bu fikri nerden alıyorum? Atatürk’ün Ziya Gökalp hakkında bir sözü vardır; “Nasıl ki etimin ve kemiğimin babası Ali Rıza ise fikrimin de babası Ziya Gökalptir.” diye, elbette benim de fikir babam demesemde etkilendiğim filozoflar var v ne yazıkki bu yıllardır kitaplarını severek okuduğum Tolstoy değil de hep önyargı ile yaklaştığım Nietzsche… Continue reading »

Oca 032008
 

Bir önceki yazıda mutluluğun benim için pek bir anlam ifade etmediğini yazmıştım ama dün beni mutlu eden iki şey keşfettim. Bunlar benim için mutluluğun tanımını yapmakta yardımcı olan şeyler.  Bunlardan birincisi yazdığım günlükleri okumak, ikincisi ise Zeki Müren dinlemek. Zeki Mürenin şarkıları genelde melankolik olmaına rağmen beni mutlu edebilmesi gerçekten ilginç. Bu çıkacak mutluluğun tanımı gerçekten ilginç bir şey olacak. Aslında bir önceki yazıda blog yazmaktan hoşlanmadığımı bunun beni mutlu etmediğini yazmışım ama bu aslında günlük yazmaktan çok farklı, günlükler genelde gizli olur ama blogları herkes okuyabilir.

Oca 012008
 

Mutluluk üzerine bir senaryo yazmaya karar verdiğimi belki hatırlarsınız. Ama sorun şu ki mutluluğum tam olarak ne olduğuna henüz karar vermedim. Bu sorunun doğru cevabı ise gerçekte benim için çok uzaklarda görünüyor. Bu yüzden mutluluğun benim için ne olduğunu değil de ne olmadığını bulmaya ve çıkan sonuçlara göre de mutluluğun tanımını yapmaya karar verdim.

Mutluluk benim için ne değildir?

Mutluluk benim için yılbaşı demek değil. Bu günde eğlenen insanları gerçekten anlamakta zorlanıyorum. Yılbaşı benim için bu dünyada mutluluğa kavuşmak için zamanımın azaldığını htırlatmaktan başka bir şey değil.

Mutluluk benim için yalnızlık değil. Dün gece tüm arkadaşların tatilde olması dolayısıyla yalnız geçirecebilirdim, ve bu gece yalnız klmayı düşünmek beni gerçekten mutsuz etti. Bu yüzden şehir dışından bir arkadaşı davet ettim:D

Mutluluk benim için içmek değil. Sarhoşluk bana göre değil.

Mutluluk benim için blog yazmak değil. Çünkü bunu gerçekten istemeyerek ama başka yapacak bir şeyim olmadığı zamanlarda yapıyorum.

Mutluluk benim için saatlerce internette pineklemek değil. Çünkü öyle olsaydı dünyanın en mutlu insanı ben olurdum.

Mutluluk benim için sınavlar yada ödevler değil, şu anda bir çok ödevim var ve hiçirisini yapmak istemiyorum.

Neyse şimdilik aklıma gelenler bunlar. Belki siz de sizin için mutluluğun ne olmadığını yazarak bana yardım edebilirsiniz!

Ara 252007
 

Geçenlerde arkadaşlarla gezerken sinemaya uğradık acaba gösterimde neler var diye bir bakalım dedik. Mahsun Kırmızıgülün yazdığı yönettiği ve oynadığı beyaz gelincik filmi varmış. Beş dakika geç kalmamıza rağmen filme girdik. Aslına bakarsak ben biraz da istemeden girdim çünkü bana göre bu film amatör bir filmdi ve Mahsun Kırmızıgülden de fazla bir beklentim yoktu. Continue reading »