Serdar Ümit

Kozan'da doğmuş, Kozan'da yaşamış ve Kozan'da ölmeye niyetlenmiş kişilere kutsanmış anlamında Gozanlı denir. Gozanlı olunmaz Gozanlı doğulur. Bu da böyle biline...

Nis 032012
 
isttistik2

En son istatistik yazımızı 2011 yılında yazmışız. Yeni bir tane yazma zamanımız gelmiş de geçiyor bile. Malesef bu sefer ziyaretçi sayısındaki artış dışında güzel gelişmeler yok.

En son yazımızda, tekil ziyeretçi sayımız aylık 1200 civarındayken bugün bu sayı 2500 kişinin üzerinde. Bu bir gelişme ama bizim açımızdan yeterli değil tabii. Ama eklediğimiz yeni içeriklerle artık hedef kitlemiz sadece Kozanlı yurttaşlarımız değil, tüm Türkiye. O yüzden bu sayının yıl sonunda aylık 10000 kişiye çıkacağını umuyoruz.

Diğer bir sayı, sitemiz en son aylık 2500 kere görüntüleniyordu yaklaşık olarak. Bugün bu sayı ortalama 6500. Oldukça iyi bir gelişme.

Hötü haberlerimiz de var!

Malesef yazarlaımız bizi birer birer terkediyor :(

Yeni yazarlar bulmayı hedefliyoruz.

Saygılarımızla…

Nis 032012
 
food_216

Arkadaşlar, Kozanın yemeklerinin ne kadar güzel olduğuyla öğünürüz de, bir misafirimiz şehir dışından Kozana geldiğinde acaba nereye götürsek diye kara kara düşünürüz. Acaba ben mi bu konuda yanılıyorum yoksa Kozan mı bu konuda gerçekten geride.

Bu konuda benden yardım isteyenlerin sayısı gittikçe artmakta. Bu yüzden genel bir sorun olduğu aşikar. O yüzden bildiğimiz güzel lokanta ve restoranları buraya yazarak şehir dışından gelenlere yardımcı olalım.

Not: Lokantanın kendine has bir özelliği olmalı.

1. Yaverin Konağı: Kozanda yemek için gidilebilecek ilk yer benim için. İlk açıldığında herşey daha güzeldi doğrusu. Kozana has (has derken tamamen Kozana mal etmiyorum ) mantı, yüzük çorbası, içli köfte gibi yemekler de vardı. Artık sadece kebab, pide çeşitleri var. Oldukça sıradanlaştı yani. Ama fiyatları ve mekanı hala gözde.

2. Değirmen Restoran: Daha önce sadece bir defa gitmeme rağmen, tarihi bir değeri olması ve doğal alanıyla tercih edilebilecek bir yer. Fiyatları ve menüsü hakkında pek bilgim yok.

3. Ciyerci Ali: Kozanın en eski ve orijinal yerlerinden biridir. Otantik ortamında ciğerleri afiyetçe ocakbaşında yuvarlayabilirsiniz. (not: hayır ismi yanlış yazmadım )

Kendi favorinizi yazmayı unutmayın…

 

Mar 292012
 
security-shield-2012

Arkadaşlar yakın zamanda bilgisayarıma çok bela bir virüs bulaştı. Ben ki bu konularda çok dikkat ederim. Nereden nasıl bulaştığı belli olmayan bu virüs, kendini antivirüs programı gibi tanıtıp, sahte virüs uyarıları yaparak lisans satın almaya yönlendiriyor. Sürekli virüs uyarıları vererek sizi paniğe svkediyor ve lisans satın almanız için sizi zorluyor.

Öyle bela virüs ki, kendini kaldırmaya yönelik tüm teşebbüsleri engelliyor. Örneğin antivirüs programını, kötü yazılım temizleme programlarını engelliyor.

Nasıl Kaldırılır?

 

 

Haz 152011
 
secim

Yine bir yenibir seçimi geride bıraktık. Artık hergün seçim oluyormuş gibi bir his bırakıyor bu seçimler bende… Seçim sonrası yapılan şakalar bile artık güldürmüyor, henüz kime oy verdin sorusunu bile cevaplamadım…

Kişisel olarak hayattan olmasa da devletin gidişinden, hükümetten, bir çok şeyden korkularım var. Türkiye nin büyük bir değişimin eşiğinde olduğu aşikar. Tek partili dönemden beri bu kadar güçlü bir iktidar da olmadı…

Gelelim seçim manzaralarına… Seçimde görevli biri olarak karşılaştığım manzaralar beni ürküttü. Demokrasinin varlığına olan inancım oldukça azarladı. Bu kendim de görevli olduğum seçime şaibe getirmek amaçlı değildir yanlış anlaşılmaya… Gayet temiz bir seçim oldu da…

Manzara şu; yorum sizin: Benim görevli olduğum sandıkta oy kullanan kişi sayısı 160. 20 yaşın altında hiç kimse yok ve yaş ortalaması 50 nin üzerinde. Buraya kadar birşey yok. Ama oy kullananların yüzde ellisi okuma yazma bilmiyor, bu yüzde ellinin yüzde ellisi parmak basmayı bilmiyor. Oy kullananların çoğu, devlet nedir bakanlık nedir milletvekili nedir hiçbir fikri yok.

Oyu kullanırken, lamba nerde Tayyip nerde gibi tabirler kullanıyor… Ekonomi, özelleştirme, özgürlük, demokrasi umurlarında değil. Kimileri, ters ve sert gözlerle kendini uyarmaya çalışan evin büyüğüne bakıyor kimileri, gelecek kış gelecek kömürü düşünüyor kimileri ise astanelerdeki inanılmaz hizmet kalitesini, ayağına gelen doktoru düşünüyor.

Ve sonuç olarak, Tayyip diyor, kafası rahat, veriyor oyunu. Ve sonuç, yüzde 70 lik bir oranla AKP çıkıyor sandıktan…

Demokrasiye inanmıyorum ama halkımın seçimine büyük saygı duyuyorum. Hastane ve yollardaki gelişmeleri takdirle ve memnuniyetle karşılıyorum. Hayat kalitesinin arttığı düşüncesindeyim. Ama korkularım var…

Ekonomimiz artık sağlam diyoruz, ama tüm büyük şirketler yabancıların, halkım kendi ülkesinde başkalarının hizmetkarı, Büyüyoruz diyoruz, ama 2001 krizi öncesinde yüzde kaç büyüdüğümüzü unutuyoruz. Yabancılar bizi takdir ediyor övüyor diyoruz, ama yine kriz öncesi yine o yabancıların ekonomimize ne methiyeler düzdüğünü unutuyoruz. Özgürlük diyoruz ama Başbakanın Bizzat açtığı davaların binleri bulduğu ve insanların artık ondan bahsetmeye bile korktuğunu unutuyoruz…

Güçlü bir hükümet istiyorum zira gelişmenin o yoldan geçtiğini biliyorum. Ama o güçlü hükümetin de karşısına güçlü bir muhalefetin gelmesi konusunda inancım kesin.

Son seçimle sarp bir virajı döndük, önümüzdeki yıllar büyük değişimlere ve gelişmelere gebe. Umalım da bu değişimler kaos değil halkımıza huzur ve refah getirsin. Seçim hepimize hayırlı olsun…

Haz 142011
 
Meb

İyi niyetlerinden şüphe yok ama bu Milli Eğitim Bakanlığındaki kişiler her yaptığı işle birilerini mağdur ediyor. Hepsini tek tek saysam sayfalar yetmezo yüzden sadece bir tanesi, zorunlu hizmet affıyla ilgili birkaç kelam etmek istiyorum.

Herşey Aralık 2010 atamasıyla başladı, artık sıradanlaşan şubat atamasına güvenen adaylar daha iyi yerlere gitmek ümidiyle tercih yapmadı ve şubat atamasını bekledi. Bunlara o dönemde sözleşmeli olarak çalışanlar dahildi.

Arkasından mayıs 2010 d zorunlu hizmet affı denilen olay çıktı. Şubat ataması olsa kadroya geçecek olan binlerce sözleşmeli öğretmen bu af kapsamına alınmadı ve hakları yendi.

Derken Haziran 2010′da kadrolu atama yapıldı ve zorunlu hizmetten muaf tutulmayan bu mağdurlar zorunlu hizmet yerlerini tercih ederek, zorunlu hizmetlerini yapmaya başladılar.

Şimdi çıkan bir kararla sözleşmeliler kökten kadroya geçirildi ve mayıs 2010 dan önce atananlar zorunlu hizmetten muaf ttutuldular. (itiraz etmiyoruz güzel karar) ama o tarihte sözleşmeli olup da puanlarıyla kadroya geçenler yine bu haktan mahrum tutuluyor. MEB yaptığı yeniliklerin etkilerini öngöremeyerek “Kaş yapayım derken göz çıkarıyor!” Yeni dönemde bunların olmaması ve bu aksaklıkların düzeltilmesi umuduyla…

May 152011
 
untitled

Ucuz aşk şiirlerini ucuz buluyordum.
Ama daha da ucuzunu ben yazıyordum.
Çünkü kalbimin her hücresiyle seni seviyordum.

Dizilerde başrol oynuyordum,
Aşk romanlarında baş karakter,
Bir romeo oluyordum,
Bazen Mecnun.
Her yerde seni buluyordum,
Ve aşkın her zaman farklı tat veriyordu bana
Bazen neşeli oluyordum,
Bazen mahzun.
Bazen mağrur,
En sert müziklerde baş kaldıryordum acıya.
Öyle hapsediyordu ki beni gurur,
Telefona uzanamıyordu elim,
Kilitleniyordu dudaklarım seni görünce.
Bazen üstün geliyordu nefretim,
Küfürlerim şiirlerime karışıyordu,
Aynı duyguları yaşıyordum.
Rüyalarım kabuse dönünce.

Serdar Ümit

May 142011
 
49890

Mazi değil sanki, dümdüz birleşmiş zaman
Yakın uzak hepsi bir, bulutlar oluşmuş anılardan.

Seni düşününce dağılır kara bulutlar,
Hiç üşütmez, ne kadar şiddetli esse de rüzgar.
En güzel halini alır gökyüzü
Loş ışıklı göz almayan, ten yakmayan
Tek renk gökyüzü masmavi, ve beyazlar…
En zor anlarımda seni düşünürüm, sensin beni anlayan.
Rıhtımı olursun yorulmuş gemilerimin, yorgunluklarım sana sığınırlar…

May 142011
 
beddua

Yolun açık olsun, git.
Mutlu ol ve beni unut.
Ama anlamadığında bir şeyleri,
Düşün ki, bir ah var bu işte,
Ancak mutsuz olduğunda hatırla beni,
Ve her o anda, keşke de.

Serdar Ümit

May 142011
 
b-301824-zaman


Zamana dargınım ben,
O yüzden doğum günümü unutur,
Günlüğe sırasız yazarım.
Zamana kırgınım ben,
Seni benden ayırır,
Ateşsiz çırasız yanarım.
Saniyeler yıl olur,
Ana dönüşür yıllarım,
Mutluluklar kısalır,
Uzadıkça uzar acılarım.
Zamana küskünüm ben,
En acı hatırlarım bile,
Mutludur şimdikinden.
Zamana kızgınım ben,
Kadir kıymet bilmez,
Yağlı bir urban gibi kayar da elinden
Gitti mi geri gelmez.

May 122011
 
24051.imgcache


Ben seni nasıl sevdim, bilmiyorum.
Belki gökyüzü çok maviydi o gün,
Beyaz bulutlar düğüm düğüm,
Ben seni nasıl gördüm bilmiyorum,
Belki güneş, belki melekti gördüğüm.

Nihilist bir ıslık vardı dudaklarımda,
Ömer hayyamcılık oynuyordum,
Aşkı bir kenara at da,
Buram buram isyan kaynıyordum.

Ben seni nasıl buldum bilmiyorum,
Beynimde binlerce karışık insan yüzü,
Hepsi aynıydı, hepsi sıradan.
Birbirine benziyordu, tersi düzü.
Sonra sen çıktın, aradan.

Sırtımda geçmiş aşklardan kalma bir kambur,
Ve senin etrafında dönen bir kasırga.
Kolaysa kurtul bu aşktan,
Ya da kolaysa durdur.

Ben sana nasıl kandım, bilmiyorum.
Belki gözlerindeki göktü,
Belki gökteki yıldız kanıma giren,
Bükülmez derdim bu kalbin bileği,
Üzerime çöktü birden,
Sahte cennetinin direği.

Yine de birgün gideceksen,
Veda etmeden gitme.
Benden bir cümle beklersen,.
Gözlerime bakmayı ihmal etme.

Serdar Ümit

May 122011
 
anilar
Kısık gözlerimin arasına dolan yaşlardan,
Bakıyorum buğulu hayaline.
Üzüldüm belki ama,
Bu kadar ağlamadım son gidişine..
Sevgin en çok sen yokken büyük,
Senle olmayı bilmem de
Sensizlik koca bir yük.
Pişman olsam da kime ne
Bunu kendime ben ettim.
Ayrılığa sızlanırken.
Hayalini kaybettim…
Sakın yanlış anlayıp sözlerimi,
Yüreğin mutlanmasın,
Senle ya da sensiz ben varım.
Üzülür ağlarım zira,
Senden değerli anılarım.

Pişman olsam da kime ne,
Bunu kendime ben ettim.
Üzülür ağlarım çünkü,
Anılarımı kaybettim…
Serdar Ümit
May 092011
 
beyin-gocu1

Beyni tarif etmeye ve önemini anlatmaya gerek yoktur sanırım. O yüzden direk konuya giriyorum ve günlük yaşamda farkında olarak ya da olmayarak yaptığımız ve beynimize zarar verdiğimiz 10 alışkanlık:

Kahvaltı Yapmamak: Kahvaltı yapmayan insanlar daha düşük kan şekerine sahip olur ve bu da beynin çalışmaı için gereken besinlerin beyne daha az gitmesine ve sonuç olarak beyinin zarar görmesine sebb olur.

Aşırı tepki: Beyin damarlarının zorlanmasına ve sonuç olarak da mental gücün zayıflamasına sebeb olur.

Sigara içmek: Beynin büzüşmesi ya da çökmesine sebeb olur ki sonuç alzaymır(Alzheimer) a kadar ilerleyebilir.

Yüksek Şeker Tüketimi: Aşırı şeker tüketimi protein alımını engeller ve bu da dengesiz beslenmeyle birlikte bene zarar verir.

Hava Kirliliği: Bu bir alıkanlık olmasa da beyne zarar veren önemli etkenlerden biridir. Çünkü vücutta oksijeni en çok kullanan organ beyindir ve oksijenin eksikliği en çok beynin çalışmasını engeller.

Uyku bozukluğu: Uyku beynin kendini dinlendirdiği bir dönemdir ve uyku da bozukluk düzensizlik beynin yeterince dinlenmemesine sebeb olur.

Uyurken kafayı tamamen kapatmak: Uyurken kafanızı tamamen kapatmak karbondioksit miktarının artışına ve oksijen miktarının azalmasına dolayısıyla benyin çalışmasında bozukluğa sebeb olabilir.

Hastayken beyni çalıştırmak, yormak: Hasta hasta beyni yoracak işlerde çalışmak beyin verimliliğini düşürür.

Düşünmemek: Beyin düşünmek için vardır ve beyni açalıştırmanın en iyi yolu düşünmektir.

Az konuşmak: Entellektüel konuşmalar beynin çalışmasını ve daha verimli olmasını sağlar.

Bu kadar. Umarım bu bilgiler işinize yarar.

May 092011
 
masumiyet-muzesi

Daha önce Orhan Pamuk hakkındaki önyargılarımı bir yazıda belirtmiştim. Bu yargılarımı ıkmak için reklamı çok yapılan şu yeni kitabı masumiyet müzesi’ni almaya karar verdim. Diğer tüm kitapları gibi çok pahalı. 24 ytl ama ben 12 ye aldım. Orijinal sanıyordum ama sanırım değil.

Kitabın henüz başındayım, ilk bölümü bile bitirmedim ama ilk sayfadan itibaren orhan pamuk hakkındaki önyargılarımda yanılmadığımı gördüm. Bana göre çok ucuz bir dikkat çekme yöntemiyle başlıyor, bir seks sahnesi. Geçen bir yerlerde seks her zaman satar diye bir yazı okumuştum pazarlama ile ilgili. Sanırım orhan pamuk da pazarlama işine baya kafa yormuş ve başarılı da olmuş işin açığı. O yazıyı kanıtlar nitelikte bir giriş yapmış kitaba. Ve kitabın da çok iyi sattığını biliyoruz.

Pazarlamadan geçtin bay pamuk bakalım yazarlıktan geçebilecekmisin. İlk notum kesinlikle eksi. Dikkat çekmenin en ucuz yolu bir milletin gelenek görenek ve aile yapısına aykırı yazmaktır. Ve bu aynı zamanda en kolay yoldur. Bir romanda pornografik ve erotik ögeler kullanmakta bana göre ucuz bir yoldur. Bunu ahmet altan ve orhan pamuk iyi başarıyor. Zor olan insanın son derece karmaşık olan iç yapısını yansıtabilmektir. İnsan sadece seks içgüdüsü ile yaşamıyor binlerce değişik komplike duygukar barındırmakta yazarın görevi bunları tasvir etmektir.

Yoksa okurun kafasında porno resimler çizmek çok basit bir iştir, işi yazarlık olmayanlar bile kolaylıkla yapabilir. Okuduğum 14 sayfadan çıkardıklarım şimdilik bunlar. Okudukça yazmayı düşünüyorum, bu arda babalar ve oğullar yarım kaldı. Onu da mutlaka bitireceğim.

Güncelleme 1: Şu an kitabın 52. sayfasındayım. Ne cenabet bir sayı :D Zaten kitabın kendisi de şu cenabet bir ilerleme gösteriyor. Ama orhan pamukta bir yumşama var gibi sanki. Daha önce okuduğum benim adım kırmızı kitabında kendi kültürü ve dinine karşı bir düşmalık bir aşağılama hissetmiştim. Bu kitapta bu aşağılama yok da yerine bir ilgisizlik bir uzak duruşluk sezilyor. Belki bu hikayenin konusunun dini bir tema üzerine kurulmuş olmasından kaynaklanıyordur kim bilir.

Pamuk olaya bir kurban bayramı tasviri ile giriyor ve hz. ibrahimin kısa hikayesini anlattıktan sonra şu sonuca varıyor: “Kurban çok sevdiğimiz bir şeyi çok sevdiğimiz birine karşılıksız şekilde vermektir.” Ve malesef bu cümleyi bir kaç kere tekrar ederek de kitabın ilerleyişi hakkında gereksiz bir ipucu vermiş oluyor. İlerde birinin birine en sevdiği şeyi vereceğini anlıyoruz. Aslında ilk kurbanı Füsun vermişti, bekaretini. Bunun yukardaki tasvire pek uymadığı bir gerçek. Çünkü bekaret günümüzde bir çok şey için feda edilebiliyor. Üstelik bunu Füsun gibi şırpıntı diyebileceğimiz bir karakter ve çok zengin bir erkek profiline uyarlarsak ne demek istediğim biraz daha anlaşılabilir. Bunu Füsunun daha ikinci görüşmesinde yapması ise ikinci bir şüphe konusu.

Neyse şimdi düşünüyorum bir insanın sevdiği için verebileceği en büyük kurban nedir? Cevap bana oldukça basit geldi, canı. Bu bir film izlerken bir sonraki sahneyi ya da sonunu tahmin etmek gibi birşey. Şu an 52. sayfadayım ve gereksiz bir tahminde bulunuyorum bu kitap ölümle bitecek. Hayırlısı, eylül deki gibi boku bokuna ölmeseler bari.

Güncelleme 2: Bugün kitaptan 50 sayfa daha okudum. Orhan bey ve kahramanımız kafayı kızlarımızın bekaretine takmış durumda. İnsanların özgürce seks yapabildiği, bekaretin önemli olmadığı bir Türkiye istiyorlar. SAygı duyuyorum ama bunu diyen insanların kendileriyle çeliştiğini nasıl göremediklerini merak ediyorum doğrusu.

Bundan bir kaç yıl önce bu konularda orhan pamukla aynı görüşleri savunan ateist bir arkadaşımız vardı. Ama sonunda kendisinin bile evlenmek için bakire bir kız istediğini acı bir şekilde itiraf etmişti. Ve aynı şekilde orhan pamukta kitapta sevgilisinin başkasıyla olma fikrinin onu çıldırttığını söylüyor. Ama allah aşkına herkesin herkesle s…ştiği bir ülkede bunun olmaması nasıl mümkün olabilir.

Ben takıntıları olan ve bunları açıklamaktan çekinmeyen bir insanım. Düşüncem budur, benim evlenecem kadın bakire olmalıdır. Ve bekaretin önemsiz olduğu bir ülkede bunun mümkün olmayacağını biliyorum. Ama şunu söyleyeyim aşk varsa bekaret gibi şeylerin önemi azalabilir bu konuda katı değilim. neyse sonnraki güncellemede görüşürüz.

Son Güncelleme:Neyse ki kitabı sonunda bitirmeyi başardım. Ve kabak tadı vermeden son eleştirileri yapmaya karar verdim.

İlk olarak kitabın başında yaptığım, sonunda saçma olduğuna inandığım, ölüm(ler) gerçekleşti. Bari Mehmet Raufun Eylül romanındaki gibi boku bokuna gitmese diye bir temenni de bulunmuştum. Orda kahramanımız sevgilisi için ölüme gidiyordu, dolayısıyla bir kurban söz konusuydu ki, Masumiyet müzesinin başlarında vurgu yapılan kurban tanımına daha çok uyuyordu.

Ama beklentilerim olmadı, hiç kimse birbiri için bir kurban vermedi. Yani karşılıksız birşey. Ölüm biri trafik kazasından diğeri kalp krizinden geldi. Ki birincisi bana göre bok yoluna gitti niyazi benzetmesine uygundu.

Neyse gelelim asıl meseleye: ortada bir aşk bir takıntı ya da adı herneyse var. Ama bu karşılıklı mı değil mi kiştabın sonunda bile anlayamıyoruz. Bence bu hikayenin samimiyetini bozuyor. Bu kitabın tamamında,600 sayfa, verilmek istenen aşk duygusu inanın dokuzuncu hariciye koğuşu ki en fazla 150 sayfadır, küçük bir kısmında verilebilmiştir. Burdan yazarlığın laf kalabalığı yapmak değil en az kelimeyle en çok duygunun anlatılması olduğunu çıkarıyorum ben.

Kitabı hiç mi sevmedim? Tabii ki sevdiğim yönleri elbette vardı. Neydi bunlar?

Öncelikle gerçek bir hikayeden yola çıkılmış, yani gerçek. Bundan da öte bazı olayları ve duyguları kendi hayatımda bizzat yaşadım diyebilrim. Zaten bir kitabı sevdiyseniz onda kendinizden birşeyler bulmuşsunuz demektir.

İkincisi, dönemin, eski olmadığı için günümüzün bazı gerçeklerini gözönüne serebilmiştir. Fakir biri olarak nişantaşındaki hayatı hep merak etmişimdir şahsen.

Kitabın bir bölümü; ayrılık ayları, çok iyi anlatılmış diyebilirim. Zaten duyguların yoğunlaştığı ve dolayısıyla kitaptaki en güzel yerler iki tane: biri ilk ayrılık aylarının anlatıldığı bölüm diğeri ise tam olarak son bölüm. Birincisinde ayrılık hasret ve aşkın hastalık yönleri ve tedavi süreci anlatılmış. İkincisinde de mutluluğun anamı üzerine bir kaç cümle var. Daha doğrusu ben çıkarım yaptım ve bu tanıma aynen katılıyorum.

Bu tanım nedir peki? Mutluluğu hep pozitif bişe olarak kurgularız ve gerçekte de pozitiftir aslında. Ama olayın pozitifliği grçek zamanda değilde geçmiş olduğunda anlaşılır. Aşk esnasında çekilen acılar o an dayanılmaz birşey gibi gelebilir ancak zaman geçtiğinde o acıların anısal bir mutluluğa dönüştüğünü hissedebiliriz.

Bunu yeni öğrendiğim matematiksel bir kavram ile açıklamak gerekirse, önünde eksi gördüğünüz herey eksi değildir. Örneğin:

0>x ise |x|= -x deriz ancak buradaki -x sonuçta pozitif bir sayıdır.

Matematikten anlamayanlar için ki ben de anlamam zor bir örnek oldu.

Sonuç olarak herşeye rağmen kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Çünkü kitap okumayı her zamn tavsiye ederim :D

Nis 302011
 
11203

Türkiyede öğretmenlik yapmış bir yabancının günlüğünde Türkiyedeki komplo teorileri, bizim için gerçekler, hakkında bir yazı yazmış. Öncelikle adamın bu kadar gözlemci olması beni şaşırttı. Söylediği bir çok teori kelimesi kelimesine söylediğim ya da duyduğum cümlelerden oluşuyor.

Eğer ortadoğuda kısa bir süreliğine de olsa yaşadıysanız, insanlardaki komplo teorileri sevdasına aşinasınızdır. Burada, ortadoğuda herşeyin bir sebebi olduğuna inanılır, tesadüflere yer yoktur.İşin çılgın tarafı ise bazen haklılar!

Son cümleye gelene kadar kendimden şüphe etmeye başlamıştım doğrusu. Kurtlar Vadisi, Ergenekon Soruşturması, Susurluk…. derken beynimiz cadı kazanına döndü. Hepimiz olanlara farklı açılardan bakar olduk, herşeyin altında bir sebeb aramaya başladık.

Ortadoğuda yaşayan yabancıların çektiği en büyük zorluklardan bir tanesi, birşeyden hiçbir zaman yüzde yüz emin olamazsınız. Ne ekerseniz onu biçemezsiniz, her zaman derinlerde süregelen birşeyler vardır. Örnek; Ergenekon Davası ve Derin Devlet durumları.

Yabancıların çektiği zorlukları çok iyi özetlemiş doğrusu ama bir eksiği var, bu sadece yabancı insanların çektiği bir zorluk değil. Bizzat kendi vatandaşlarımız, bizzat ben bu sorunu yaşayanların içindeyim. Artık bu durumun bir devlet politikası olduğunu düşünmeye başladım doğrusu.

Bazı komplo teori örnekleri:

Tüm intihar bombacıları amerika tarafından kiralanmıştır. Bunu Tommy Hilfiger marka iç çamaşırlarından anlıyoruz. (tommy hilfiger tüm türkiyede gerek çakması gerek orijinali bulunan bir markadır.)

Türkiyedeki depremlerin çoğunluğu israil tarafından oluşturuluyor. Bunu Türk toprakları altında patlattığı nükleer bombalar veya uzaydan gönderdiği sismik dalgalarla yapıyor.

Greenpeace ingilterenin ülkelerin nükleer güçlerini öğrenmek için kurduğu bir örgüttür.

Türkiye tahılın çoğunu israilden alır ama israil tahılın genetiğiyle oynayarak bir daha tohum vermeyecek şekilde Türkiyeye satar. (Türkiye’nin neden başka bir ülkeden tahıl satın almadığı açıklanamaz.)
.
.
.

Ve daha neler!!!!